|
KÜTÜPHANEYE DÖN

Mikrokozmos ve Makrokozmos

KONU: İnsan & Kâinat ANAHTAR KAVRAMLAR: Mikrokozmos • Makrokozmos • İnsan • Kâinat • Dört Element • Eter • Hermetik Düşünce • İbnü’l-Arabî • Sembolizm • Birlik

Mikrokozmos ve Makrokozmos
KONU: İnsan & Kâinat ANAHTAR KAVRAMLAR: Mikrokozmos • Makrokozmos • İnsan • Kâinat • Dört Element • Eter • Hermetik Düşünce • İbnü’l-Arabî • Sembolizm • Birlik Bir gece gökyüzüne baktığınızda ne görüyorsunuz? Yıldızları, gezegenleri, sonsuzluğa doğru uzanan karanlığı? Yoksa kendinizden tamamen ayrı, uçsuz bucaksız bir evreni mi? İnsan binlerce yıldır gökyüzüne baktı. Fakat yalnızca yıldızların nerede olduğunu öğrenmek için değil. Bir başka sorunun cevabını da aradı: “Ben bu büyük düzenin neresindeyim?” Kadim düşüncenin verdiği en etkileyici cevaplardan biri mikrokozmos ve makrokozmos öğretisidir. Bu anlayışın merkezinde oldukça güçlü bir düşünce bulunur: İnsan kâinattan kopuk değildir. İnsan, büyük bütünün küçük bir yansımasıdır. Ve bu düşünce bizi yalnızca gökyüzüne değil, kendimize bakmaya davet eder. Mikrokozmos Nedir? “Mikrokozmos” kelimesi en sade haliyle küçük âlem veya küçük dünya anlamına gelir. Kadim felsefede bu küçük âlem çoğunlukla insandır. İnsan yalnızca evrenin içinde yaşayan küçük bir canlı olarak düşünülmez. Onun bedeninde, zihninde, ruhunda ve varoluşunda büyük âlemin bazı ilkelerinin yansıdığı kabul edilir. Bu nedenle insan mikrokozmos — küçük âlem olarak adlandırılır. Buradaki “küçük” ifadesi bir değersizlik anlatmaz. Tam tersine, çok daha büyük bir düşünceye işaret eder: Büyük âlemde bulunan düzenin, ilişkinin ve çeşitliliğin daha küçük ölçekte insanda da okunabileceği fikrine. Makrokozmos Nedir? Makrokozmos ise büyük âlemdir. Gökyüzü, yeryüzü, gezegenler, elementler, doğa, canlılar ve bütün bunları içine alan kozmik düzen… Kısacası: kâinat. Mikrokozmos–makrokozmos öğretisinin temel sorusu da burada ortaya çıkar: Eğer insan bu kâinatın içerisinden doğmuşsa, büyük âlemin izlerini kendi içinde de taşıyor olabilir mi? Kadim düşünürler bu soruya yalnızca bedensel açıdan yaklaşmadılar. Onlar için mesele aynı zamanda sembolik, kozmolojik ve felsefiydi. İnsan ile evren arasında yalnızca fiziksel değil, anlam üzerinden de bir ilişki kurmaya çalıştılar. İnsan Neden “Küçük Âlem” Olarak Görüldü? Bir an bedeninizi düşünün. Nefes alıyorsunuz, kanınız dolaşıyor, kalbiniz ritmik biçimde çalışıyor. Bedeniniz sürekli değişiyor, uyuyor, uyanıyor ve yenileniyor. Doğa da hareket ediyor. Nehirler akıyor, rüzgâr dolaşıyor, mevsimler değişiyor. Gece gündüze, gündüz yeniden geceye dönüşüyor. Ay'ın görünümü değişiyor; yıldızlar doğuyor ve sönüyor. Kadim insan bütün bunlara baktığında yalnızca iki ayrı dünya görmedi. Benzer ilkelerle hareket eden iki düzen gördü. Biri dışarıdaydı, diğeri içeride. İşte mikrokozmos ve makrokozmos düşüncesi bu benzerlikleri anlamlandırmanın yollarından biri oldu. İnsan kendisine baktığında doğayı, doğaya baktığında ise kendisini anlamaya çalıştı. “Yukarıda Nasılsa Aşağıda da Öyledir” Bu konuyu araştırmaya başladığınızda büyük ihtimalle şu cümleyle karşılaşacaksınız: “Yukarıda nasılsa aşağıda da öyledir.” Bugün bu söz genellikle Hermetik düşüncenin en bilinen ifadelerinden biri olarak kullanılır. Fakat onu yalnızca “Gökyüzünde ne oluyorsa insanın başına aynısı gelir.” şeklinde okumak oldukça yüzeysel kalır. Buradaki daha derin düşünce, üst ile alt, büyük ile küçük, parça ile bütün ve farklı varoluş düzeyleri arasındaki karşılıklılık fikridir. Dolayısıyla öğretinin bize sordurduğu daha güçlü soru şudur: “Bütünün düzeni parçanın içinde nasıl görünür?” İnsan ile kâinat arasındaki ilişki tam da burada başlar. Dört Element, 5. Element & İnsan Kadim dünyanın insan ile kâinat arasında ilişki kurarken kullandığı en güçlü sembolik sistemlerden biri elementler öğretisidir. Çoğumuz dört elementi biliriz: Ateş, Su, Hava ve Toprak. Bu elementler yalnızca dış dünyadaki maddeler olarak düşünülmedi. Zaman içerisinde insanın doğasını, karakterini, dönüşümünü ve kâinatla ilişkisini açıklamak için kullanılan sembolik bir dile de dönüştüler. Fakat hikâye dört elementle bitmez. Bazı antik ve sonraki felsefi geleneklerde bunların yanında bir beşinci unsurdan da söz edilir: Eter — Aithēr. İlk dört element daha çok oluş ve değişimin yaşandığı dünyevi âlemle ilişkilendirilirken, eter özellikle Aristotelesçi kozmolojide göksel bölgenin farklı maddesi olarak düşünülmüştür. Daha sonraki dönemlerde ise bu beşinci unsur, quinta essentia — beşinci öz düşüncesiyle yeni anlam katmanları kazanmıştır. Ateş — Dönüşüm Ateş hareket eder, ısıtır, aydınlatır ve dönüştürür. Kontrol edilmediğinde ise tüketebilir. Bu nedenle ateş zamanla irade, hareket, tutku, güç ve dönüşümün sembolik dili haline gelmiştir. İnsanda ateş yalnızca fiziksel ateş değildir. Bir şeyi başlatma cesaretinde, üretme arzusunda, kararlılıkta ve bazen öfkede kendisini gösteren sembolik bir ilke olarak okunabilir. Ateşin öğretisi bize şunu hatırlatır: Dönüşüm için bazen eski biçimin değişmesi gerekir. Su — Akış Su bulunduğu kabın şeklini alır. Hareket eder, derinleşir, taşır, temizler ve yaşamın vazgeçilmez parçalarından biridir. Bu nedenle su birçok sembolik sistemde duygular, sezgi, bilinçaltı, uyum ve akış ile ilişkilendirilmiştir. Suyun öğretisi farklıdır: Her güç sert olmak zorunda değildir. Bazen dönüşüm direnmekle değil, akabilmekle gerçekleşir. İnsanın duygusal dünyası da su gibi sürekli hareket eder. Bir duyguyu sonsuza kadar aynı biçimde tutamayız; hisseder, dönüştürür ve başka bir deneyime geçeriz. Hava — Nefes ve Zihin Havayı göremeyiz ama yokluğunu birkaç dakika içerisinde fark ederiz. Nefes aldığımız her anda dış dünya ile iç dünya arasında görünmez bir alışveriş gerçekleşir. Bu nedenle hava; nefes, düşünce, iletişim, hareket ve zihinsel dünya ile ilişkilendirilmiştir. Bir an önce dışarıda bulunan hava, nefes aldığımız anda içimize girer ve ardından yeniden dışarı çıkar. Bu küçük hareket bile mikrokozmos ve makrokozmos öğretisini anlatan güçlü bir sembole dönüşebilir: İçerisi ve dışarısı sürekli birbirine karışmaktadır. Toprak — Beden ve Madde Toprak tutar, taşır, besler ve biçim verir. Bu nedenle toprak beden, madde, yapı, dayanıklılık, köklenme ve somutlaşma ile ilişkilendirilmiştir. İnsan bedeni de maddi dünyanın elementlerinden oluşur. Beslendiğimiz şey doğadan gelir ve bedenimiz sonunda yeniden doğanın döngüsüne katılır. Toprağın öğretisi bizi oldukça basit ama güçlü bir gerçeğe döndürür: Ne kadar gökyüzüne bakarsak bakalım, ayaklarımız hâlâ yeryüzündedir. Spiritüel yolculuğun yalnızca yükselmek değil, aynı zamanda köklenmek olduğunu da burada hatırlarız. Beşinci Element: Eter Nedir? İşte element öğretisinin en gizemli bölümü burada başlar. Eter, Antik Yunancadaki aithēr kavramıyla ilişkilidir. Antik düşüncede gökyüzünün yüksek ve parlak bölgesini anlatan bu kavram, özellikle Aristoteles'in kozmolojisinde dört dünyevi elementten farklı bir yere yerleştirilmiştir. Aristotelesçi evren tasarımında ateş, hava, su ve toprak değişimin yaşandığı dünyevi bölgeye aitken, göksel cisimlerin farklı ve daha değişmez bir unsurdan meydana geldiği düşünülüyordu. Bu unsur zamanla beşinci element, daha sonraki Latin geleneğinde ise quinta essentia — beşinci öz olarak anılmaya başladı. Burada önemli bir ayrım vardır: Eter başlangıçta modern spiritüel dilde kullanılan “enerji” kelimesinin birebir karşılığı değildir. Kavramın anlamı yüzyıllar içerisinde değişmiş; felsefi, kozmolojik, simyasal ve ezoterik geleneklerde yeni yorumlar kazanmıştır. Eter Neden Diğer Dört Elementten Farklıdır? Ateşi görebiliriz. Suyu tutabiliriz. Havayı soluyabiliriz. Toprağa dokunabiliriz. Peki eter? İşte onu ilginç yapan tam olarak budur. Eter düşüncesi, görünür dört unsurun ötesindeki göksel düzeni açıklama girişimi olarak karşımıza çıkar. Sonraki ezoterik yorumlarda ise giderek daha sembolik anlamlar kazanmıştır. Dört elementin üzerinde, merkezinde veya onları birbirine bağlayan bir ilke olarak yorumlanan eter; bazı sonraki öğretilerde alan, bütünlük, birlik ve görünür unsurlar arasındaki bağlantının sembolüne dönüşmüştür. Bu nedenle bazı modern sembolik okumalar elementleri şöyle ele alır: Toprak — beden, Su — duygu, Hava — zihin, Ateş — irade ve dönüşüm, Eter — bütünlük ve bağ. Ancak bu eşleştirmelerin tarih boyunca tek ve değişmez bir öğreti olmadığını unutmamak gerekir. Farklı gelenekler beşinci unsuru farklı biçimlerde yorumlamıştır. Eter ve İnsan Mikrokozmos–makrokozmos öğretisi açısından asıl ilginç soru burada ortaya çıkar: Eğer dört element insanın farklı yönlerini sembolik olarak anlatıyorsa, beşinci element insanda neyi temsil eder? Ezoterik yorumlarda bunun cevabı çoğu zaman bütünlük fikrine yaklaşır. Çünkü insan yalnızca bedenden oluşmaz. Yalnızca duygularından, düşüncelerinden veya iradesinden de ibaret değildir. Bütün bu katmanlar aynı varlığın içerisinde birlikte deneyimlenir. Bu nedenle eter sembolik olarak insanın farklı parçalarını birbirinden bağımsız görmek yerine onları tek bir varoluş içerisinde buluşturan ilke veya alan şeklinde yorumlanabilir. Burada eter bir organ değildir. Bir çakra değildir. Modern fizikte doğrulanmış gizli bir madde veya insan bedeninin çevresinde bilimsel olarak kanıtlanmış bir enerji tabakası olarak da ele alınmamalıdır. Blueprint'in öğretisinde onu öncelikle kadim kozmolojinin ve sonraki ezoterik düşüncenin sembolik kavramlarından biri olarak okuyoruz. Ve tam da bu nedenle oldukça değerlidir. Çünkü bize başka bir soru sordurur: “Bütün parçaları bir arada tutan şey nedir?” Dört Element Parçaları Anlatıyorsa, Eter Bütünü Hatırlatır Ateş size dönüşümü anlatabilir. Su akışı, hava düşünceyi ve nefesi, toprak bedeni ve maddeyi… Eter ise sembolik düzeyde başka bir kapı açar: Bunların hiçbiri tek başına insan değildir. İnsan yalnızca beden değildir. Yalnızca duygu değildir. Yalnızca zihin değildir. Yalnızca irade değildir. İnsan bütün bunların aynı anda var olabildiği çok katmanlı bir varlıktır. Bu nedenle beşinci elementin sembolik öğretisini şöyle okuyabiliriz: Eter yeni bir parça eklemekten çok, parçaların zaten bir bütünün içinde bulunduğunu hatırlatır. Ve burada mikrokozmos ile makrokozmos yeniden birleşir. Çünkü kadim insan gökyüzünde bir düzen ararken aslında kendi içinde de aynı soruyu soruyordu: “Beni bir bütün yapan nedir?” Belki de beşinci elementin bugün hâlâ bu kadar merak uyandırmasının nedeni budur. Görünür olan dört unsurun ardından bizi görünmeyen bir soruya götürür: Parçalar arasındaki ilişki nedir? Hermetik Düşüncede İnsan ve Kâinat Hermetik gelenekte kâinat yalnızca mekanik bir yapı olarak düşünülmez. Varlıkta bir düzen, ilişki ve karşılıklılık bulunduğu fikri önemlidir. İnsan da bu düzenin dışında değildir. Bu nedenle Hermetik düşünceyi anlamaya çalışırken sürekli benzer karşıtlıklarla karşılaşırız: Yukarı — aşağı, iç — dış, ruh — madde, görünen — görünmeyen, bir — çok. Fakat amaç her zaman bunları birbirinden ayırmak değildir. Bazen asıl öğreti, karşıt görünen şeylerin hangi noktada birbirine bağlandığını fark etmektir. Bu yüzden mikrokozmos–makrokozmos düşüncesi yalnızca kozmoloji değildir. Aynı zamanda insanın kendisini anlama yöntemlerinden biridir. Peki Tasavvufta? İşte burada konu Blueprint açısından daha da derinleşiyor. Tasavvufi düşüncede insan ile âlem arasındaki ilişki oldukça önemli bir yere sahiptir. Özellikle İbnü’l-Arabî'nin düşüncesinde insan, varoluşun farklı mertebelerini kendisinde toplayabilen bir varlık olarak ele alınır. İnsan–âlem ilişkisini işlerken kullanılan yaklaşımda insanın küçük âlem, kâinatın ise büyük âlem olarak düşünülmesine rastlarız. Fakat burada insanın “küçük” olması onun değersiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine. Küçük âlem denmesinin nedeni, büyük âlemde farklı biçimlerde bulunan varlık mertebelerinin insanda bir araya gelmesi düşüncesidir. İnsan böylece yalnızca kâinatın içinde yaşayan biri değildir. Kâinatı okuyabilecek bir aynaya dönüşür. İnsan Bir Ayna mıdır? Ayna sembolü tasavvufta ve birçok mistik gelenekte oldukça güçlüdür. Çünkü ayna kendi görüntüsünü üretmez; karşısındakini yansıtır. İnsan–kâinat ilişkisinde de benzer bir düşünceyle karşılaşırız. İnsan kendisini tanıdıkça yalnızca kişisel özelliklerini öğrenmez. Varlığın daha geniş düzenine ilişkin sorularla da karşılaşır: Ben neyim? Nereden geldim? Beni oluşturan şey ile kâinatı oluşturan şey arasında nasıl bir ilişki var? Bilinç nedir? Ölüm nedir? Varlık nedir? Birlik nedir? Bu nedenle “kendini bilmek” yalnızca karakter analizi yapmak değildir. Kadim öğretilerde çok daha büyük bir sorunun kapısını açabilir: Kendini bilen insan, varoluş hakkında ne öğrenebilir? Küçük Âlemde Büyük Âlemin İzleri Mikrokozmos öğretisini anlamak için insan bedenini birebir bir yıldız haritası gibi görmek zorunda değiliz. Asıl fikir bundan daha inceliklidir: Parça, ait olduğu bütünün izlerini taşır. Bir ağacın tek yaprağı bize ağacın tamamını göstermez ama o ağacın doğasına dair bir şey taşır. Bir dal bütün değildir fakat bütünden kopuk da değildir. İnsan için de benzer bir düşünce kurulmuştur. İnsan kâinatın tamamı değildir ama kâinattan ayrı da değildir. Bedenimizi oluşturan maddeler doğanın içinden gelir. Aldığımız nefes bizi atmosferle bağlar. İçtiğimiz su dünyanın döngülerinden geçmiştir. Yediğimiz besin doğadan gelir. Bedenimiz de sonunda yeniden doğanın döngüsüne katılır. Bu düzeyde insan ile kâinat arasındaki ilişki yalnızca sembolik değildir: Biz zaten doğanın içerisindeyiz. Kadim öğretiler ise bu bağı daha geniş bir felsefi ve sembolik ilişki üzerinden okumaya çalışmıştır. İçerisi ve Dışarısı Gerçekten Ne Kadar Ayrı? Burada küçük bir düşünce deneyi yapabiliriz. “Nefesim” dediğiniz havayı düşünün. Bir saniye önce dışarıdaydı, şimdi içinizde. Bir süre sonra yeniden dışarıda olacak. Peki hangi anda “siz” oldu? İçtiğiniz suyu düşünün. Yediğiniz besini. Bedeninizi oluşturan maddeleri. İnsan ile dünya arasına kesin bir çizgi çekmek düşündüğümüz kadar kolay değildir. Hayat sürekli bir alışveriştir. İçeri alırız, dönüştürürüz ve geri veririz. Nefes bile bize bunu her birkaç saniyede bir hatırlatır. İnsan kapalı bir sistem değildir. Belki de mikrokozmos öğretisinin en güzel taraflarından biri budur: Bize bağımsızlığımızdan önce bağlılığımızı hatırlatır. Mikrokozmos Öğretisi Bize Bugün Ne Söyleyebilir? Bugün kâinat hakkında kadim dünyadan çok daha fazla bilimsel bilgiye sahibiz. Gezegenlerin nasıl hareket ettiğini biliyoruz, yıldızların nasıl oluştuğunu inceliyoruz, elementlerin yapısını ve insan anatomisini çok daha ayrıntılı biçimde anlayabiliyoruz. Dolayısıyla eski kozmolojik eşleştirmeleri modern bilimin keşifleriymiş gibi sunmamıza gerek yok. Onların değeri başka bir yerde olabilir. Bu öğretiler bize ilişki kurarak düşünmeyi öğretir: insan ve doğa, beden ve çevre, parça ve bütün, iç dünya ve dış dünya, birey ve kâinat. Belki de modern insanın yeniden hatırlaması gereken şeylerden biri tam olarak budur: Kendimizi bütünden ayrı düşünmek zorunda değiliz. “Kendini Bil” Neden Bu Kadar Önemliydi? Kadim öğretilerde kendini bilme çağrısının tekrar tekrar karşımıza çıkması tesadüf değildir. Çünkü insan kendisini gözlemleyebildiği ölçüde yaşamla kurduğu ilişkiyi de görmeye başlar. Korkularını, arzularını, alışkanlıklarını, tepkilerini, düşüncelerini, bedenini ve kendisini çevreleyen dünya ile kurduğu ilişkiyi fark etmeye başlar. Mikrokozmos öğretisi burada çok güzel bir kapı açar: Kendine bak. Ama yalnızca kendinde kalma. Kendinde gördüğünün daha büyük bütünle nasıl ilişkili olduğunu da sor. BLUEPRINT NOTU Belki de insanın kâinata bakarken hissettiği o garip hayranlığın nedeni yalnızca yıldızların güzelliği değildir. Belki insan gökyüzüne baktığında kendisinden tamamen yabancı bir şeye bakmadığını sezmiştir. Toprağımız aynı dünyadan. Suyumuz aynı döngüden. Nefesimiz aynı atmosferden. Bedenimizi oluşturan elementler biz doğmadan çok önce vardı ve bizden sonra da var olmaya devam edecekler. Kadim insan bunu kendi sembolik diliyle anlattı: Mikrokozmos ve Makrokozmos. Küçük âlem ve büyük âlem. İnsan ve kâinat. Belki de soru hiçbir zaman “İnsan evrene benziyor mu?” değildi. Belki asıl soru şuydu: “İnsan kendisini evrenden ne zaman ayrı görmeye başladı?” Çünkü kendini bilmeye doğru yürüdükçe yalnızca “Ben kimim?” sorusuyla karşılaşmayız. Bir süre sonra daha büyük bir soru belirir: “Ben bütünün neresindeyim?” Ve belki Blueprint'in kalbinde duran cümle tam burada anlam kazanır: Kendini tek bir sistem anlatmaz. Çünkü insan yalnızca bedenden, yalnızca zihinden, yalnızca sembolden, yalnızca sayıdan, yalnızca gökyüzünden veya yalnızca tek bir öğretiden okunabilecek kadar basit değildir. İnsan küçük bir âlemse, onu anlamak da birden fazla kapıdan geçmeyi gerektirir.